DEĞİŞİM

Yaşamanın ta kendisidir aslında “değişim”. Yaşam öyle hızlı akıp gidiyor ki avuçlarımızdan, bu yaşamın akışının bir parçasıyken değişmemek, hep aynı kalmak mümkün görünmüyor. Yani, insan birkaç gün önce sahip olduğu düşüncelerini, hayata bakış açısını, birkaç gün sonrakiyle aynı tutamayabiliyor. İnsanlığın yaratılışının bir parçasıdır aslında “değişim”. Sokrates’in de dediği gibi “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” aslında. Artık değişimden kaçma şansımızın olmadığını bildiğimize göre, mühim olan ileri yönde, pozitif yönde ve doğru yönde bir değişim olduğunu yakalayabilmektir. Maalesef, günümüzde değişimler ilişkileri hep daha kötüye götürüyor ve ayrılıklar hep “sen çok değiştin” diyerek tamamlanıyor. Davranışlar ve tutumlar mı hayatta tutar sevgiyi yoksa duygular mı? “Değişim” duyguları, sevgiyi, değer vermeyi yenebilir mi?

Genel olarak gözlemlendiğinde hiç kimse değişime karşı değildir aslında tek bir şartla, yeter ki ucu kendilerine dokunmasın. Oysa değişmek beraberinde birçok yenilik getirir. Değişmek size yeni keşif alanları verir. Değişmek zordur; ama bazen aynı insan olmak daha zordur. Hayat bazen öyle yüklenir ki insanın üstüne ne kalmak istersin ne de gitmek. Kaldığında da mutsuz edersin hayatında olanları, gittiğinde de mutsuz edersin.Bu kalmak ile gitmek arasında bir fark var aslında. Seven insan sevdiğinin yanından gitmek istemez. Yani kaldığında mutsuz olsa bile sevdiğinin yanında olduğu için bir endişeye kapılmaz. Bilir ki, giderse eğer sevdiği zor durumda kalır, zor durumda kaldığında da uzaktan bir şey yapmak elinden gelmez. Kalırsa da sevdiğine karşı duyduğu saygıyı sevgiyi gün geçtikçe kaybetmeye başladığını gözlemlemeye başlar. Çünkü yaşadığı değişimi sevdiği insan daha benimsememiştir, “bir yabancıyla konuşuyormuş” gibi hisseder sevilen kişi. Bu durumda ne yapmalı seven? Gitmeli mi, sevdiğinin yanından çaresizce ama sevmeye devam ederek? Yoksa kalmalı mı, gözlerinin önünde sevgisinin erimesini izleyerek? İşte “değişim” böyle çıkmaza koyuyor insanı.

İnsan asla eskisi gibi olmaz ya bazen. Nehirler aynı okyanuslara dökülmeye devam ediyordur ya hani, oysa akça ağaçlar kırmızı yapraklarını kışın döküyor, mürekkepbalığı solungaç solunumunu yapmaktan vazgeçmiyordur. Ama senin için değişim vaktidir. İşte öylesine bir “değişim” kayası gelip oturmuştur içine. Vazgeçmiyorsun sevmekten, özlemekten ama değişimin şart olduğunun farkındasındır artık. Harcamak istemiyorsun günlerini karanlık gecelerde. Sen sevdiğini hep aydınlık günlerde hatırlamak istiyorsun. Orada bir yerlerde seni seven biri olduğunu biliyorsun ama kendini sorgulamaya başlamışsındır artık. Sen, seni seveni mi seviyorsun yoksa sevmeyi mi seviyorsun diye. Bu sorgulamayı netleştirmek için ne zaman sevdiğinle iletişim kursan  bir tokat gibi cevap veriyor aslında “ben değiştim,beni artık tanımazsın” diyor. Bu değişim hem onun için hem de senin için, çok farklılıklar barındırsa da içinde,  vazgeçer misin sevdiğinden? Bazen de sana olan bu tutumun bir öfke anı olduğunu düşünmek istiyorsun, vazgeçmiyorsun ne sevdiğinden ne de sevginden. Sonra bir tokat daha atılıyor öbür yanağına ve sakince “karşıma çıkma” diyor sevilen sevene. O zaman anlıyorsun bu bir öfke anı değil.

İnsanın hayatı yalnızca bir an kadar aslında, varlığı ise kesintisiz bir “değişim”, duyguları soluk bir mum ışığı, bedeni kurtçukların avı, ruhu huysuz bir girdap, geleceği karanlık. Kısacası bedene ait her şey hızla akan bir su gibi, ruha ait her şey rüyalar ve su buharı gibi; hayat bir savaş alanı, yabancı bir toprakta geçici bir ikamet ve sonrasında saygınlık, arkasından gelen de unutulmuş. O zaman insan, adımlarına rehberlik edip onu koruyarak gücü nerede bulmalıdır? Hep özlem duygusunu yaşayarak, sevmekten vazgeçmeyerek mi?