GİRİŞ

“Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir nur kılan ve yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için ona duralar tespit eden O’dur.” (Yunus/5)

Dünya, insanlığın yaşamını sürdürdüğü ve şu ana kadar canlıların yaşamını sürdürebileceği tek gezegen olarak gözlemlenen yer. Bu sebeple, evrende yer alan diğer gezegenlere göre en önemli yere sahip. Henüz ortada hiçbir canlı yokken, milyarlarca yıl önce oluşumu başlayan bu yer hala evrim geçirmeye, hala değişmeye ve gelişmeye devam ediyor. Peki ya neden? Gezegenimizi bu kadar özel kılan nedir? Bu cevaplar dünyamızın geçmişinin derinliklerinde yer alıyor. O halde sorularımıza yanıtlar bulabilmek için zamanda geriye doğru yolculuk yapmalıyız. Dünyadaki ilk insanların ilk adımlarını incelemek için, kıtaların birbiriyle olan ilişkilerini gözlemlemek için, uzunca zaman dünyada hâkimiyetini sürdüren dinozorlarla yüzleşmek için, değişik yaşam biçimleriyle dolup taşan okyanuslara dalmak için, küresel etki yaratan buz çağlarının keskin soğuklarını hissetmek için ve kozmik bombardıman saldırılarının etkisini yaşamak için, tüm bunları deneyimlemek için zamanda dünyanın ilk var oluşuna kadar geriye doğru bir yolculuk yapmalıyız. Hadi gelin dünyanın nasıl oluştuğuna ve günümüze kadar gelirken hangi aşamalardan geçtiğine hep birlikte bir göz gezdirelim. İşte o zaman yaşadığımız bu gezegenin bizimle paylaştığı hikâye anlam kazanır. Dahası, neden tüm yaratılanların, hepimizin burada olduğu keşfedilebilir.

Hadi zamanı biraz daha ileri alalım. Bundan 3 buçuk milyar yıl öncesine gidelim ve okyanusta çok da derin olmayan bir yer bulalım. Bu bölgede bir şeyler var. Kayalara benziyorlar, ya da bitkilere. Denizin içinde büyümüş gibiler. Tıpkı dünyanın ilk oluşumundaki tozların bir araya gelerek kayaları kayaların da bir araya gelerek gezegenleri oluşturduğu gibi, dünyanın içinde, okyanusların içinde de bakterilerin bir araya gelerek yaşayan bakteri dağlarını oluşturduğu bir dönem bu dönem. Bilim insanları bu koloniye “Stromomatalic” adını vermiş. Çok garip ama bu bakteri dağlarının besin kaynağı güneş ışınlarının ta kendisi. Güneş ışınlarıyla besleniyorlar. Bu sürece de “Fotosentez” deniliyor. Bu işlem, güneş ışınını karbondioksit ve suyu glikoza çevirmek için kullanılıyor ki, o glikoz da şekerin en basit bir biçimi. Çayımıza koyduğumuz şekere benziyor. Haliyle evrim devam ediyor ve bu mucizevi dönüşümde bir yan ürün üretiyor. Bu yan ürüne de “Oksijen” adı veriliyor. Su altında yaşamını sürdüren stromomatalicler yavaş yavaş okyanusları oksijenle donatmaya başlıyorlar. Sudaki demirin paslanması da bu oksijenin yayılmasıyla meydana geliyor. Pas da demir açısından zengin kayaları oluşturabilmek için okyanus tabanına düşüyor. Günü geldiğinde bu minarel demir, köprü, tren ve gökdelen yapmak için kullanılacak. Oksijen artık atmosferi de değiştirmeye başlıyor. Suyun dışında olan bölgeyi de oksijen şekillendirmeye başlıyor. Dünyanın en önemli gelişimlerinden birine öncülük yapan bu stromomaticlerin kendisi oluyor. Yaşayan tüm canlıların ilk kaynağı onlardan geliyor. Bundan sonraki solunumumuzu da bu tarihten öncesinde kalmış bakteriler sayesinde aldığımızı da unutmayalım e mi :)? Dünya bu denli bir durumla karşılaşınca artık oluşumunu sürdürüyor ve oksijen seviyesinin artması için organizmalar varlıklarını sürdürüyor. Bu süreç 2 milyar yıl kadar sürüyor. Oksijen 2 milyar yıl kadar seviyesini artırarak çoğalıyor. Haliyle dünyanın dönüşü yavaşlıyor ve artık güneş sadece 3 saatliğine uğramış olmuyor. Günler uzamaya başlıyor artık. Şu sıralar günler artık ortalama 16 saat sürüyor. Bir gezegenin oluşması ne kadar uzun zaman alıyormuş J. Gezegenin meydana gelmesinden yaklaşık 3 milyar yıl sonra, yani bir buçuk milyar yıl önce o kadar da karmaşık bir hayat yok. Her şey seyrinde devam etti ve oluşumunu sürdürdü. Bu zamanlar öncesine kadar bitkiler, dinozorlar hatta insanlar bile yok ortalıkta. Bu canlılar ortalıkta yok ama dünyada artık büyük bir güç var ve diğer hiçbir gezegende olmayan bir güç. Bu güç öyle kuvvetli ki, onun sayesinde her şey değişebilir, tüm dengeler bozulabilir.

Önce bir alev topuydu bu dünya. Şimdi ise donmuş kocaman bir kar topu. Bütün güneş ışını ve ısısı olduğu gibi uzayın derinliklerine geri yansıtılıyor. Bu durum ebediyen devam edemez. Mutlaka bir şey olmalı ve dünyayı bu buz hapishanesinden kurtarmalı. Ancak o zaman görebileceğiz buzun altında bir yaşamın kalıp kalamadığını. Yüzey donmuş olabilir ama dünyanın çekirdeği hala güneşin yüzeyinden daha sıcak. Dünya var olduğundan beridir yaşamını sürdüren neydi? Volkanlar! Değil mi? Evet volkanlar ilk andan beridir patlamaya devam ediyor ama şimdiye kadar volkanların gücü bile bu buzları delmeye yetmedi. Bu büyük buz çağından önce kayalar karbondioksitin büyük bir kısmını emmişti ama şimdi hepsi buzlarla kaplı ve gazı emecek hiçbir şey yok yüzeyde. Bu yüzden gaz atmosferi doldurmaya başlıyor. Bir yorgan görevi görmeye başlıyor bu durum ve güneşin sıcaklığını atmosferde tutmayı başarıyor. Hapsedilen bu ısı sayesinde 15 milyon yıl sonra buz yavaş yavaş erimeye başlıyor. Buz çağının da gerileme dönemi sinyal veriyor. Buz o kadar ağırdı ki yer kabuğu onu taşıyamamış ve aşağıya doğru çökmüştü. Buz eridikçe yer kabuğu da kendine gelmiş ve yükselmeye başlamıştı. Haliyle yumuşayan yer kabuğu çok fazla çatlak ve daha fazla volkan patlamalarıyla yeni formunu oluşturmaya başlıyordu. Daha fazla karbondioksit yayılıyor ve sıcaklık daha hızlı artmaya başlıyor haliyle erime de hızlanıyor. Oksijen seviyesi de hızla artıyor. Donmuş dünyamızda gelen güneş ışınları buzun içinde bazı reaksiyonlar oluşturdu. Buz eridikçe buzun da oksijeni dünyaya yayılıyor ve dünya artık uyanışa geçiyor. O artık çok başka bir yer.

Zaman içerisinde pek çok farklı evrim süreci kendini gösteriyor tabii pek çok farklı canlıyı ağırlıyor dünyamız. Tabii bu sürede sadece canlılar değil, yeryüzü ve yaşam alanlarımız da evrimleşiyor, kıtalar oluşuyor ve diğer süreçler kendini gösteriyor. Dinozorların hükmettiği döneme hızlıca gidelim ve orayı da hızlıca geçelim. Ne oldu da tüm dünyaya hükmederken birden bire yok oldu bu canlılar? Hadi bu sefer de bundan 65 milyon yıl önceye gidelim. Dünya üstündeki hiçbir şey dinozorlara meydan okuyamaz. Ancak dünyanın dışından gelen bir uzay kayası bu hâkimiyete son verebilirdi. Everest dağından büyük bir uzay kayası tam dünyaya doğru saatte 70 bin kilometre hız ile geliyordu. O kadar hızlı ki göz açıp kapayana kadar çarpışma anı yaşanabilirdi. Sonunda dünyayı sonsuzda dek değiştiren o yarım saniye çıkıp gelmişti. O kadar kuvvetli çarpmıştı ki çarptığı her şey yok olduğu gibi bu uzay kayasının da olduğu gibi buharlaşmasına sebep olmuştu. Dahası, çarpmadan sonra milyonlarca nükleer silah enerjisi ortaya çıkmıştı. Hiçbir yer güvenli değildi artık. Basınç dalgası her yeri etkisine almıştı. Dünyaya bu çarpışmadan sonra bir meteor yağmuru daha geliyor, depremler, tusunamiler derken dünya kıyameti yaşıyor. Bitkiler yanıyor ve dünya yüzeyi 275 dereceye kadar yükseliyor. Yaşam neredeyse bitti denilecek kadar azalıyor. Bu saldırı 165 milyon yıllık dinozor çağını bitirdi. Ama dinozorların ölümü diğer türlerin yaşamı için bir şans oldu. Memeliler için. Yer altında yaşadıkları için sıcaktan ve yangından korunabildiler. Her şeyi yedikleri için daha seçici olanlar yaşamını kaybederken onlar geliştiler. Onlar dinozorların tahtının beklenmedik mirasçıları. Hayat böyle işte, bir hikâye biterken diğeri başlıyor. Dinozorların aradan çekilmesi bizim atalarımız için bir şans olabilir mi?

47 milyon yıl öncesinde olan bir sürecin sonuçları olabilir miyiz? Bunun cevabını net olarak veremeyebiliriz ama evrim sürecini göz ardı ederek de yaşayabilir miyiz? “Arz’da gezip dolaşın ve yaratmanın nasıl başladığına bakın” (Ankebut/20).