HÜZÜN

Çok değer verdiği gözünden sakındığı ve kendisi için çok önemli olanı kaybettiğinde veya hayaller kurduğu planlar yaptığı bir durumda hayal kırıklığında insanın içinde belirir hüzün duygusu. Dünyanın karanlık olduğu, ağlamaklı bir hal içinde sık sık göz yaşlarına hakim olamadığı bir durumda bulur insan kendini. Artık dünyayı düşmanı olarak görür. İnsana böyle bir durumda iyi gelen şey sık sık ağlamak olur. Sık sık ağlarken bulur kendini insan ve bu da iyi gelir ona. Böyle durumlarda insan hiç olmadığı kadar yalnız hisseder kendini, birileri tarafından sahiplenilmek birileri tarafından sevilmeye en çok bu durumlarda ihtiyaç duyar. Hüznünü dağıtmak için o konuda konuşmaya çalışır ama o konu hakkında konuştukça daha da hüzünlenir. Merak eder sevdiğini ve sevdiğini de saatlerce birileriyle dolu dolu konuştuğunu, onsuz mutlu mesut bir hayat içinde yaşadığını görünce daha da girer hüzün çukuruna. Sevdiğinin hep mutlu olmasını ister bir yandan ama diğer yandan onsuz olan mutluluk oturur insanın içine. Artık bu durumun biteceğine karşı olan inancı bitmeye başlar insanın, hayatı boyunca hüzünlü kalacağını düşünmeye başlar. Hüznün insana acı çektiren durumu da şudur ki, değer verilen gerçek var olan bir şeyin veya birinin kaybedilmesi, beklentiler ve gerçek yaşamda sahip olunanlar arasında bir tezatlığın oluşması kayıp olarak değerlendirir ve o acı hüzün olarak çıkar insanın karşısına.

İnsanın istediği bir durumun olmamasında, sevdiği biri ile hayatını sürdürememesinde, sevdiği birini kaybetmesinde hüzünlü hissetmesi normaldir. Hüzünlü insan sevdiğine alıştıktan sonra onu kaybeden insandır. İki kişinin çıktığı yoldan üç kişinin dönmesi anlamına gelir bu durum. Artık yanlarında hüzün duygusunu da getirirler. Bu yoldan dönmelerdir hüzün duygusunu doğuran. Sevmeyi yeni yeni öğrenen ve hayatında hiçbir zaman çıktığı bir yoldan geri dönmeyen birinin üzerine bırakılan ağır bir yüktür hüzün. Hayatında taşıdığı yüklerden en ağırıdır bu. Bu duyguyu atsa kurtulacak ama atılacak bir şey değildir ki bu, sevdiği yanında değilse insan hüzünlenmekten kurtulamaz ki. Hüzünlü insanları sevmek gerek. Hüznüne sahip çıkan insanlar kadar güzel insanlar yoktur bu hayatta. Hüznünü dağıtmak için türlü türlü insanları hayatlarına alan, sevdiklerini kıran, hayatlarını boşvermişçesine yaşayan insanlardan olmayın. İnsan kendini bir nebze sevdirse de sevdiğinin yüreğinde istediği yere ulaşamamasıdır hüznü dirilten. Hüzün sevip de bu sevgiye sahip çıkılmamasıdır. Geçmişte yaşanan kendinden bağımsız durumların örnek alınarak yaşanan bir yanlışa tüm bu geçmiş tecrübeleri yüklemek ve sevgiyi bir köşeye atmaktır hüzün. Öyle bir durum oluyor ki bazen, insan sebepsiz yere hüzünlenirken buluyor kendini sonra bu hüzünlenmeye alışıyor ve bir bakıyor bütün hayatı boyunca hüzünlenip hüzünlenip uzaklaşıyor yaşamın içinden. Sonradan anlıyor insan o iki kişinin çıktığı yolun aslında yaşamın sırlarının bulunduğu yol olduğunu, zayıf duygular yüzünden yolda sancılı bir şekilde doğurulan hüzün ile geri gelen bu çift var etmiştir artık bu duyguyu. Maalesef bu doğan hüznün velayeti de birine veriliyor işte. Öyle 15 günde bir ziyaretine bile uğramaz oluyor hüznü var eden diğer kişi. Kimse de bilmiyor ama bilinmedik bir hüznü yaşatıyordur insan artık içinde. Tüm şarkılarda bir hüzün buluyor, sevdiğini kaybeden kendi yüreğinde. İnsanların acımasızlığını, vefasızlığını gören kalbinin hüzün denizinin ortasında öylece boğulmaya terk edildiğini fark eden için yaratandan başka kimse kalmamıştır artık yanında. Sevmek böyle bir şey miydi? İki insan bütün geç kalmışlıklarını ardında bırakacak, birlikte geç kalacak yeni durumlar mı meydana getireceklerdi?

Bir olmanın sırrıydı hüzün. Hüzün bir bütünün kendisidir bölünmez ki paylaşılsın. Hüzne sahip olmuşsa insan artık onu tek başına taşımak zorundadır. Paylaşamazsın ki bunu içini rahatlatamazsın ki.  Artık insan sabahları uyanınca sevinemez oluyor. Sabahları sevinmeye fırsat kalmıyor ki gecenin sıkıntısından, öğleye kadar sürüyor gece sıkıntısı ve sabah es geçiliyor. Öğleden sonra da akşamın hüznü çöküyor insanın içine. Yazmayı denemeli bazen insan. Belli, hüzün paylaşılmıyor ama harfler ve harflerin beraberliğinden oluşturulabilecek uçsuz bucaksız manalar zamanın da kolay geçmesini sağlıyor. Yazacağı konunun ne olduğunu da bilmiyor insan ne yazdığını da bilmiyor ama mutlaka buluyor diğerlerine anlatılacak bir hüzün duygusunu. Sonra insan düşünüyor eşiyle birbirini bir arada tutacak şeyin bazen de mutluluk değil de hüzün olma ihtimalini. Ancak ve ancak birbirini seven insanlar paylaşabilirdi birbirlerinin hüzünlerini. O halde tüm bu hüzün neden yüklenir bir tarafa da boşvermişçesine kaybolur insan. Birbirini seven insanlar hüzünlerini paylaşırken gösterebilirdi içindeki yakınlığı, sadece mutluluğu paylaşırken gösterilen bir yakınlıktan ziyade olmamalıydı bu birlikteliklerin çoğu.  Artık eskisi gibi değil hiçbir şey. Önceden ölmenin basit bir durum olduğunu düşünür insan ancak ölmenin de yaşamak kadar zor olduğunu, küçücük bir gözyaşı damlasının içinde yaralı yüreklerin defalarca boğulabileceği kadar çok hüzün birikeceğini öğreniyor insan.

Ayrılık acısı ile unutma acısı arasındaki farkı da öğreniyor insan. Ayrılık hüzne yakın bir durum. Ancak unutmak, unutmak kasvetli bir durum, birini unutmaya mahkumsa insan, işte o zaman o kasvetli acının tadına bakıyor. İnsan oyalanmak istiyor, televizyonla, internetle, edebiyatla, müzikle. Oyalanırken bu oyalanmanın kendisine dokunduğunu hissetmek istiyor diğer yandan. Sırtını sıvazlasın mesela, ya da saçlarını okşasın istiyor hüznünü unutmak için. Unutmayın, sevmek “niye sevdim!” diyerek şikayetçi olmadan insanın kalbindeki yangınlara yağmurun inmesini beklemektir. Ayrılık nefesinin taş kadar sert olduğu anda, son kez sarıldığında sevdiğine, tenine hüzün dikenlerinin batması ve “ah” etmeden mor yaralarını gözyaşlarına rehin vermektir.