ÖLÜM

İnsanın yaratılışında ve doğasında olan en önemli durumdur gitmek. Gitmek üzerine var olmuş adeta. Bu gidiş yolculuğu bazıları için toprak ve sonsuzlukla, bazıları için de seven insanların gözlerinden ve gönüllerinden uzaklara gitmekle oluşur. Sadece bir kayıp ile yaşanmaz ölüm. Bazen giden insan öldürür seveni yalnız bırakmasıyla, bazen de seven insanın içinde ölür sevdiği. Bir birlikteliğin, bir umudun, hayallerin ve geleceğin yok oluşudur ölüm. Bu gidişlerle birlikte yaşanan ölümleri kabullenmek hiç de kolay değildir. İnsanın en ağır duygusal travmalar yaşadığı dönemler gidişlerle, ölümlerle gösterir kendini. Sonrasında insana bir yas süreci eşlik etmeye başlar. Çünkü insanın iç dünyası yıkılmıştır, darmadağındır, endişelidir, soğukta titreyen soğukta titrerken hıçkırıklarıyla ağlayan bir çocuk gibidir. İnsanın iç dünyasıyla, dışarıda yaşanan dünya arasında uçurumlar oluşmuştur artık. İnsan doğduğu zaman eli kolu boş doğar ve yanında hiçbir şey getirmeden varlığını sürdürür. Öldüğünde de aynı şekilde gider yanında hiçbir şey götürmez ancak doğum anı ile ölüm anı arasında büyük bir fark vardır. Doğum anında umutlar, hayaller getiren insan, ölüm anında umutları da hayalleri de yok eder. Doğarken canlandırır, ölürken de öldürür de gider. Sonra yas süreci çıkar insanın karşısına. İnsanın en sevdiğini kaybetmesi, ondan uzaklaşması, bir daha ona ulaşamaması sevenin özgürlüğünü, ideallerini, hayallerin ve yaşama tutunmasını ölümle elinden alır. Yaşanabilecek en ağır durumlardan biridir insanın yas sürecini yaşaması. Ölümün ne olduğunun, yas sürecinin nasıl bir şey yolduğunu anlaması için ilk koşul sevmekmiş. Seven insan için dünyanın en kolay şeyinin sevmek olduğu zannedilir, oysa tüm insanların yaratılışında var olan bir yetenektir sevmek. Asıl mesele bu sevgiyi insanın içinden çıkaracak birinin olması ve sevgi durumunun yaşanabilir olması. Zor olan da budur, insanın içindeki sevgiyi çıkaracak birinin olması ve bu sevgiyi yaşanabilir bir duruma getirmesi. Sevme durumunu öğrenen ve bunu yaşama geçiren, yani bu zorluğu aşan insan için sevmeden önce asla karşılaşamayacağı durum artık varlığını göstermiştir. Ölüm! Sevgilinin ölmesi, sevgilinin gitmesi, sevgilinin dönüp arkasına bakmaması, sevgilinin bile bile seveni ölüm ile baş başa bırakması en zorudur. Ölümle baş etmek öyle sevgi gibi insanların yaratılışında olan bir yetenek değildir ki. Sudan çıkmış balığa döner insan sevdiğini kaybettiği zaman. İnsan sevgiyi keşfettiği andan itibaren hayatı değişir. İnsan artık Allah’ın yarattığı her şeye sevgiyle bakmaya başlar, çöllerdeki her kumun zerresinin bir anlamı olur ve kum zerreciklerini sever, her yaprak daha narin daha sevilesi gelir insana. Hayvanlar, bitkiler, tabiat şarkılar söylüyordur meğerse, insan sevgiyle tanıştıktan sonra dinler bu şarkıları. Bir defa sevgi tohumu girdiyse insanın içine sevgiyi her gün daha iyi anlayacak, her şeyi kaplayan bir sevgi ile bütün dünyayı sevecektir. Bu sevgiyi verenin, bu sevgiyi yaşatanın çekip gitmesidir insanda ölümü oluşturan. Her şey ölür, çöller sıcak kavurucu gelir insana sevdiği yanında değilse; ağaçların yaprakları sararmış ve solmuştur artık, şarkılar yerini matem yerine bırakmıştır. Hayvanlar, bitkiler, tabiat yitirmiştir güzelliklerini, masumiyetini. Sevgi tohumunun sulanmaya, bakıma, ilgiye ihtiyacı vardır. Seven gitti mi yeşeren sevgi ölür, tabiat ölür, canlılıklar kaybolur, insan ölür.

Yaşanması gereken yas süreci de çıkagelir artık. Ölümün ardından insan inkar etmeye başlar, kabullenemez içinde bulunduğu bu dayanılmaz durumun gerçekliğini. Sevdiğinin gittiğine, artık yalnız, onsuz kaldığına inanamaz insan. Şok içindedir, şaşkındır, hislerini kaybetmiştir artık. İçinde bulunduğu, yaşadığı zaman  seven için anlamsızdır . Sonra kabullenemediği bu durumun gerçek olduğuna da inanmak istemez. Hiçbir şey olmamış gibi yaşamını sürdürmeye devam eder. Her şeyin eskisi gibi olduğunu düşünerek yaşar ve davranır belli bir süre. Her akşam sevdiğiyle yemek yediği masaya bir tabak daha koyar mesela, her şey eskisiymiş gibi. Yemekten sonra her zaman oturduğu yere oturur ve sanki sevdiği de her zamanki yerindeymiş gibi düşünür, yolda yürürken ellerinde sevdiğinin elleri varmış, sabah uyandığında sevdiği yanındaymış gibi hisseder. Bu durumların hepsi  istemeden yaşanır, sanki o gitmemiş, sanki hep yanındaymış gibi düşünür. En acısı da hala gelecek hayalleri kurmaya devam eder insan. Çocuklarını düşünür, yapacakları işleri düşünür, ailelerini düşünür, nerede nasıl yaşayacaklarını düşünür, tatil planları yapar mesela. Sevdiğine çiçekler alır, sevdiğine hediyeler alır. Onunla birlikteyken aldıkları çiçekleri en kıymetli şekilde saklar. Hiç açmayacak çiçeklerin açtığını görünce mutlu olur ve bu mutluluğu sevdiğiyle paylaşır. Her şey aynı şekilde devam ediyordur seven insan için ama artık o yoktur. O gitmiştir. Sonra mutluluk yerini üzüntüye bırakır, sakinlik yerini öfkeye bırakır, suçluluk duygusuyla, suçlamayla mücadele başlar. Kaygı, korku, çaresizlik, yalnızlık, umutsuzluk duyguları belirir. Gidenin, ölenin geri gelmesini bekleme süreci başlar. Duaların ardı arkası kesilmez. Öyle kolay değildir sevmekten, aşık olmaktan sonra yalnız kalmak. Bu yalnızlıkla mücadele etmek en zorlarındandır. Yalnızlık duygusuyla, onsuzlukla mücadele sürecinde insan da kendini öldürmeye başlar. İçi içini yemeye başlar ve bir çok keşke varlık gösterir, “Keşke daha fazla sevseydim, içime soksaydım da orada saklasaydım, keşke her anımı onunla geçirseydim” cümleleri insanın vicdanın sesi olur. İnsanın içindeki öfke daha da alevlenir. Kendine karşı, çevresine karşı, gidene/kaybettiğine karşı öfke büyüyerek artar. İnsanın içinde çığlıklarla “neden ben?” nidaları yükselmeye başlar. İçinde sevdiğinin yeniden çıkıp geleceği umudu yükselir ara sıra, sevdiğinin vazgeçmeyeceğini, onu terk etmeyeceğini kabullenmek ve böyle yaşamak ister. Tüm bu durumlar anlamsızdır. Bir şarkının sözleri gibi, “birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, çok seneler geçti; dönen yok seferinden”. Giden gitmiştir artık. Ölmüştür sevilen! Doğarken ağlayan ama herkesin bayram ettiği insan, öldüğünde sessizliğe bürünen ama herkesin ağladığı bir topluluk bırakmıştır ardında.

Artık o gitmiştir, artık gelmeyecektir. Bu durum anlaşılmıştır. Bu durumun anlaşmasının doğurduğu çaresizlik çıkar artık ortaya. Sevilenin, gidenin her anımsanmasında gözyaşlarının akmasına mani olamaz seven. E öyle kolay kolay da anımsama durumu azalmaz ki, sık sık anımsar insan sevdiğini ve sık sık gözyaşları sellere döner. Bazen hıçkırıklar eşlik eder gözyaşlarına bazen de insanın içi, yüreği, kalbi buruk bir şekilde iç çekerken bulur kendini. Çaresizlikle birlikte elinden gelen hiçbir şey olmadığı da bir tokat atar insanın yüzüne acıların yoğunluğu bu elden bir şey gelmeme ile katlanarak artar ve üzüntülü bir yürek kalır geride. Sonra arka arkaya çeşitli suçluluk unsurları doğurur insan. Bu duygular kendini gösterir ve insan daha da ağlar. Keşke ile başlayan cümleler yaşanmışlıklarla son bulur. Ondan sonra hayata devam etmek, nefes almak, işe gitmek, yeni bir şeyler yapmak, konuşmak, yemek, içmek, kaldığın yerden devam etmek imkansız gibidir artık. O varmış gibi devam da edemiyor artık insan. Tüm gerçeklerle karşılaşmıştır. E onsuz da olmuyor, ne olacak şimdi? Daha az evvel her şey canlı, hareketli, renkli ışıl ışıldı onunla birlikte. Hayatın anlamı vardı, her şey farklıydı. Aydınlıktı her yer. Şimdi her yer siyah beyaz, karanlık, sessiz, yalnız. Bu karanlık, sessizlik ve renksizlik insanın içinde kaygıların korkuların da yükselmesine sebep oluyor. Çoğalan kaygıların ardından, o güçlü insanın, sevdiği ile birlikte dünyaları karşısına alabilecek insanın kolu kanadı da kırılmış oluyor. Her sabah, her gece, her an keder sarar insanı baştan aşağıya. Sevdiğini, bağlı olduğunu kaybedene kadar kimse bilemez gerçek ölümün ne olduğunu.  Bu kayıp sarılır insanın boğazına ve sıkmaya başlar, var olduğundan beridir taşıdığı kalp ağır gelir artık insana, taşıyamaz. Hareket edecek ne güç kalmıştır ne de takat. Nefesi kesilir insanın. Sevenin gitmesi öyle bir etki bırakır ki insanda insanın nefes alışı bile tam olmaz. Bir türlü dikkatini veremez hiçbir şeye, düşünceler alt üst olmuştur artık. Yaşama devam etmek için beslenmesi gerektiğini bile unutur insan. Sonra bir rüya görür, rüyanın içinde tüm yaşananların rüya olduğunu ve aslında sevdiğinin yanında olduğunu görür. O kadar gerçektir ki rüya, rüyanın içinde bir “oh” çeker insan. Hep yanında olur rüyalarda, elleri elinde, gözleri gözlerinde. Uykular yarım yamalaktır artık, düşünceler alt üst. Özlem duygusu her gün azalacağı yere, her gün daha da artar, geride bıraktıkları ve unutulmayan o paylaşılan hayat burnunda tüter insanın. Fotoğraflarla geçmiş güzel anlar yeniden hayat bulur ara sıra. Kokusunu alır uzaklardan, sıcaklığını hisseder ve sarılır ona sıkı sıkıya. Sonra gerçeklik bir tokat atar insanın yüzüne ve kedine gelmesini sağlar. O artık yoktur ve o olmasa da hayat devam ediyordur düşe kalka. Bu durum en zorudur ama kabullenmekten başka çare yoktur.

Evet tüm bunlar yaşandıktan sonra normal hayata dönmenin zamanı gelmiştir artık. İnsanların içinde bulundukları kayıplar ve yaşadıkları yas süreçleri kişiden kişiye farklılıklar göstermektedir. Kaybeden insanın karakteri, kişiliği ve ruh yapısı, kaybedilenin oluşturduğu anlam ve önem düzeyi, kaybediliş biçimi, bu kaybedilişe insanın hazır olup olmadığı gibi etmenler insanlarda yas sürecindeki farklılıklara doğrudan etki eder. İlk anda yaşanan şok, inkar, öfke, suçluluk, beklenti, çaresizlik ve keder zamanla etkisini azaltmaya başlar. Sonrasında kabullenme ve anlamlar çıkarma süreci başlar. Bazen yas tutma süreci öyle kolay kolay son bulmaz yıllar alabilir hatta ömür boyu bile devam edebilir. O kadar derin anlamlar yüklemiştir ki insan gidenin üzerine bir türlü kabul edemez gidişi. Ölüm kabul edilemez olur. Bazen anne baba, bazen kardeş evlat, bazen de hayat arkadaşı sevgilisidir bu etkiyi bırakan gidişler. Onlardan geri kalan, onlarla bağlantı kurulacak şeyler onların eşyalarıdır, fotoğraflarıdır artık. Sevdiğini kaybettiği zaman yas tutmalıdır insan. Çükü yas tutma durumu artık insanın hayatında olmayan, gerçek hayatta bir işlevi kalmayan bağlılıkların ve alışkanlıkların bitirilmesine yardımcı olur. İnsanlara gerçeklikleri gösterir ve boşuna umutlanmasından uzaklaştırır. Geçmişten kopmadan yeni ümitlerin yaşanmayacağı bir gerçektir. Yas insanın geçmişten kopmasına ve yeni ümitler yaşamasına yardımcı olur. Yaşanan kaybı uzun süre boyunca kabul etmemek, onu hatırlatan herkesten, her şeyden uzak durmak, hayatında büyük değişikliklere gitmek, alkolün arkasına saklanmak, mezara hiç gitmemek insanın yas sürecini uzatır ve zorlaştırır. Yaşanmayan yas durumları, yaşanan veya yaşanacak anıları, insanları manasızlaştırır ve değersizleştirir. İnsan en sevdiğini de, onsuz nefes bile alamayacağını düşündüğünü de gün gelir kaybedebilir. Sevilen öldü mü, seven de o ölümü iliklerine kadar yaşar.