TUZLA

Merhaba ben ilk varlığımı sürdüğüm anlardan beridir bir Rum balıkçı köyü olarak konumlandırmamı oluşturmuş, ilk bilinen marka ismim Akra ve Akritas olarak belirlenmiş olan Tuzla. Bu iki ismi de aynı dönemde taşımaya başlamıştım çünkü bölgemde denize doğru uzanan bir burun vardı bana “Arkitas” denilirken burunun olduğu bölgeye de “Akra” (burun) demeye başlamışlardı. İlk zamanlarımda bu isimleri kullanırken ilerleyen zamanlarda benim bulunduğum bölgede deniz tuzunun verimliliği dikkat çekmişti. Bu yüzden de bana Tuzla ismi verilmişti. Zamanla verimli olan bu doğal zenginliğimi de profesyonel olarak kullanılmadığı için kaybettim. Yani denizden çıkan verimli tuzlarımdan geriye kalan tek unsur benim marka ismim olmuş oldu. Oysa ki, Bizans ve Osmanlı döneminde İstanbul’un tuz talebinin büyük bir oranı benim bölgemden karşılanıyordu. Benim bölgemde sadece denizden değil göllerimden de çok verimli tuz çıkmaktaydı. Bu verimli durumum Deniz Harp Okulu bölgesinde yer alan bir gölün etrafında tuz üretilmek için üretim tesisleri de inşa edilmişti. Bölgemde markalaşmada önemli rol oynayan tuz ve tuzun üretimi ticaretin de bu konu üzerinden ilerlemesini sağlamıştı. Tuzla ismine de Osmanlının şehir markası çalışmalarında profesyonel olarak sahip oldum. Yani halkın tuz ticareti yaptığı, tuzun üzerine yaşamını kurduğu bölgeme 1530 yılında resmi olarak Tuzla ismi verilmiş oldu. Her ne kadar tarih öncesi bir geçmişe sahip olsam da marka kimliğimin oluşması 1530 yılında başladı. Oysa benim geçmişim birçok farklı kültürü de tecrübe etmesiyle bilinmektedir. Örneğin Fikirtepe bölgem kendi içerisinde bir kültür barındırıyordu. Fikirtepe, Temeyne ve Tuzla olarak farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir bölgeydim Bu yerleşim yerleri küçük yerleşim kulübelerinden oluşuyordu. Genelde deniz avı ve domuz avlarıyla beslenen bu kabileler benim bölgemde yaşayan ilk insanlardı.

İlk çağlarda benim bölgemde kuvvetli güçler olmadığı için her bölge kendi içerisinde yörelere ayrılmış ve bu yörelerin kendi kuralları uygulanıyordu. Yörelerin ilki Hacet Deresi bölgesine kurulmuştu. Genel anlamda eski taş çağına dayanan bir geçmişi olan bu yöre genellikle bağ bahçe işleriyle ilgileniyor ve yaşamlarını bu şekilde sürdürüyorlardı. O günlerden bugünlere gelen hiçbir şey bulunmamakta ancak Taş Çağından beridir bölgemde yaşayan ve bu işlerle ilgilenen insanların kanıtı olarak arkeolojik çalışmalarda bir el baltası ve kazıyıcı bulunmuştur. Diğer yöre ise Tuzla Kalekapı çevresine yerleşmişlerdi. Bu yörenin de kap kacak kullanılan bir kültüre sahip olduğu görünmekteydi. Yapılan arkeolojik çalışmalarda bu yöreden de bazı kalıntılar bulunmuştur. Kap kacak tasarımı üretimi bu çağda görünüyor ve bu dönem aynı zamanda yemeklerin de pişirilerek yenildiği bir dönemdi. Mağaraların ve bazı kovukların da yaşam alanı olarak kullanılması da bu dönemde dikkat çekmekteydi. Yani sosyal ve ekonomik gelişimlerin varlık gösterdiği bir dönemdi bu dönem. Hem tarım ile ilgileniliyor hem de avcılık ile ilgileniliyordu. Bu yöre oldukça gelişmeye başlamış bir yöreydi. Son yerleşim yeri de bugünün Temeyne olarak bilinen bölgede yaşamını sürdürmüştü. Bu kültür de Kalekapı bölgesinde yaşayan yöre ile aynı kültüre sahip bir yöreydi. Avlanıyor, bağ bahçe işleri yapıyor ve sosyal bir hayat yaşıyorlardı. Tüm bu yaşanmışlıklarımın kalıntıları çeşitli arkeolojik çalışmalar neticesinde bugüne kadar taşınmaktadır ancak bırakın farklı bölgeler, şehirler veya ülkelerdeki insanları benim bölgemde yaşayan insanlar bile bu tarihten bihaber yaşamını sürdürmektedir. Oysa her dönemin tiyatro oyunları, sergileri, kalıcı müzeleri ve belli dönemlerde festivallerle etkinliklerde anılmaları beni çok farklı bir konuma taşıyabilirdi.

İlk çağlarda ağırladığım kültürlerle birlikte yerleşik hayata geçişi sağlamaya başladım. Göçmenler için hem verimli topraklara sahip, hem iklim koşulları ideal hem de yaşama elverişli bir ova halinde cazibe merkezi oluşturuyordum. Durum böyle olunca birçok farklı kültürün de benim bölgemde yaşaması kaçınılmaz bir durumdu. Bu farklı kültürlerin bir araya gelerek yeni kültürler oluşturmasına da şahitlik etmiş oldum. Yani ilk defa bir kültürün benim bölgemde oluşması demek, benim bölgemin kendine has bir kültürü demek anlamına geliyordu. Şehir markalaşmasındaki en önemli gelişmelerden birinin de bölge de bir kültürün yaşatılıyor olması gerektiğini de çok eski zamanlarda deneyimlemiş oldum. Uzun yıllar göçebe yaşamış bir bölge olarak, Marmara’nın kuzey ve güney sahil kesimlerinden gelen insanlar benim bölgemi yurt edinmeye başlamışlardı. Bu yerleşmeler pek kolay olmamıştı. Çünkü bu göçler yapılmadan önce de Anadolu’nun çeşitli yörelerinde varlığını sürdüren devletler ve yıkılan bazı devletlerden arta kalan çeşitli topluluklar bir araya geliyor ve çatışmalar hayat buluyordu. Bu topluluklar kendilerine yurt edinebilmeleri için yerli topluluklar ve kavimlerle savaşmak zorunda kalmışlardır. Roma İmparatorluğunun benim bölgeme gelmesine kadar çeşitli kültür çatışmaları yaşayarak düşe kalka hayatın içinde var olan bir bölge oldum. M.Ö. 74 yılından itibaren ilk defa bir imparatorluğun yönetimi altına girmiştim. Adeta her şey yeniden hayat buluyordu. Öyle herkesin kafasına göre yaşamadığı, kurallar çerçevesinde sosyal bir hayatın olduğu döneme başlamıştım. Roma Doğu ve Batı olarak ayrılmış ve yaklaşık 11 asır sonra Bizans İmparatorluğu yönetimi altına alınmıştım. Benim bölgem ve çevrem Bizans egemenliğine girdikten sonra bölgemde ve çevresinde yaşayan insanların yaşam standartları Bizans İmparatorlarının yönetim biçimlerine göre değişiklik gösterdi. Yaşam seviyelerinin düşmesinde yönetici kadroların kötü yönetim sergilemelerinin dışında savaş, deprem, yangın, sel… vb. olaylarında etkisi olmuştu. Bizans İmparatorlarının imparatorluklarını iyi yönetmek için gayret göstermişler, ancak bazıları talihsiz olaylarla karşılaştıkları için gerekli başarıyı gösterememişlerdir. Yani yüzyıllar boyunca imparatorluk çatısı altında olmama rağmen bir türlü marka şehir olmayı becerememiş oldum. Bölgemin insanları Bizans İmparatorluğu yönetimi altında on bir yüzyıl varlığını sürdürdü. Dünya ordularının geçiş yolu üzerinde bulunmam ve sık sık Anadolu’ya sefer yapılması bölgemde yaşayan insanları tedirgin etmiş olması gibi nedenlerden nüfusumun artmasını engellemişti. Bu engelleme de markalaşamamada önemli rol oynuyordu. Diğer yandan Bizans imparatorluğunun başkentine, İstanbul’a yakınlığım nedeniyle başkentte meydana gelen siyasi, sosyal, askeri ve ekonomik olayların olumlu veya olumsuz etkileri benim markalama sürecimi derinden etkiledi. Ancak o dönem markalaşmayı becerememe rağmen çok sayıda kilise ve manastır kalıntılarının varlığını bugünlere kadar taşıdım. Hagios, Tryphon, Hagios, Demetrios, Theotokos Meryem Manastırları ve Değirmenaltı Kilisesi benim bölgemde; Hgios Andreas Manastırı Ekrem Bey Adası üzerinde yer alıyordu. Bu yapılardan geriye tarihi değer taşımayan az sayıda materyal kalmıştır. Sadece İncir Adası üzerindeki Glykeria Kilisesi kalıntısı diğerlerine nazaran daha korunmuş olup yapıldığı döneme ait bazı tarihi bilgileri bugünlerde insanlarla paylaşabiliyorum. Diğer hikayeleri, ve değerleri yenileyip hikaye haline getirip açık hava müzeleri kurma imkanım varken, hiçbir şey yapmadan değerlerimi daha da yok olmaya bırakmam bende olumsuz etkiler bırakmaya devam ediyor.

Osmanlı yönetiminin eline geçtikten sonra profesyonel olarak şehir markalaşmasının ne demek olduğunu öğrenmeye başladım. Bir süreç başladı ve ilk olarak bölgemde Türklerin yaşanması teşvik edildi. Bu teşvik benim bölgemde yaşayan insanlara kalacak yerler ve ticaret imkanı sunuyordu. Zaman içerisinde bölgemde askeri hastanenin de açılması teşvike gerek kalmadan insanların yaşamak için benim bölgeme yerleşmeye başladığı görünüyordu. Altyapı çalışmaları, sosyal ve kültürel çalışmalar da bu dönemde varlık göstermeye başladı. En önemli çalışmalardan biri de Deniz Harp Okulunun benim bölgemde kurulması oldu. Eğitimin, askeri gücün ve güvenliğin ön planda olduğu bir bölge olarak tüm İstanbul merkezine göz kırpan bir bölge olmayı başarmıştım. Osmanlı bölgeleri markalaştırırken ihtiyaçlar hiyerarşisinin en temel unsurlarını hayata geçiriyordu. İnsanların gıda ihtiyaçlarını, güvenlik ihtiyaçlarını ve sağlık imkanlarını oluşturuyordu. Kültürel aktivitelere, eğlenceye ve sosyalleşme imkanlarına çok da yoğunlaşamıyorladı. Mühendishane-i Bahri Hümayun; günümüz Türkçesiyle “İmparatorluk Deniz Mühendishanesi” de benim bölgemde kuruldu. Adından da anlaşılacağı üzere dönemin donanmasında ve ordusunda görev alacak mühendisler yetiştirmeyi, tersanenin ve donanmanın dış güçlere bağlı kalmadan geliştirilmesini amaç edinen milli bir değer de benim bölgemde varlık gösterdi. Durum böyle olunca ulaşım da en önemli unsurlardan biri haline geldi. İstanbul’un Anadolu’ya açılmasında 3 Mayıs 1873 tarihinde ulaşıma açılan Haydarpaşa-İzmit Demiryolu benim marka değerime değer kattı. Daha sonra Anadolu Demiryolları olarak adlandırılacak bu hat; önce Eskişehir’e, sonra Ankara’ya ve daha sonra da Konya’ya kadar uzatılacaktır. Demiryolları, genellikle suyollarının ya da taşımacılığın yetersiz olduğu alanlarda işlevseldir. Bu anlamda, Haydarpaşa-İzmit demiryolunun denize paralel olarak (ve çok yakın) yapılmış olması ayrıca dikkat çekicidir. Haydarpaşa-İzmit Demiryolu üzerine çok değerli çalışmalar günümüze kadar taşınmıştır. Zamanının Başbakanı, günümüzün Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, bu demir yolu hattını Anadolu’dan Avrupa’ya bağlama hayalini hayata geçirmeyi başarmıştı. Bu hayal II. Abdülhamid tarafından proje haline kadar getirilmiş ama dönemin zorluklarından dolayı hayat bulmamıştı. Şimdilerde Asya’dan gelen trenlerin hiç durmadan boğazın altından geçerek Avrupa’ya bağlandığı bu hat İstanbul’un dünyanın merkezi olduğunu kanıtlar niteliktedir. İlk olarak da belediye yapılanmam Osmanlı döneminde hayata geçirildi. 6 Ocak 1910 tarihinde bağımsızlığımı ilan ederek Tuzla Belediyesinin kurulmasını sağlamış oldum. Ancak Yunanlılarla yapılan savaş içerisinde marka değerimi kaybetmeye başladım ve yerleşik halkımın çoğu bu dönemde beni yalnız bırakarak göç etti. Yani, Cumhuriyet dönemine başladığım zaman neredeyse tüm değerimi kaybederek başlamış olmuştum.

Yeniden yapılanma sürecim de Cumhuriyet döneminden çok zaman sonra başladı. İlk zamanlarda marka konumlandırmamı yazlık bir bölge üzerine oluşturdum. İstanbul merkeze yakın olan önemli yazlık bölgelerden biri olmuştum. Bugünlere kadar bölgemde tahrip edilmemiş saklı güzellikleri de bulunduruyorum. Son zamanlarda açılan marina da benim en önemli geçiş dönemimi sağladı. Hem yerli halkın hem de bölgeme dışarıdan gezinti amaçlı gelen insanların sosyalleşebileceği modern bir bölge sahibi oldum. Bu marinanın yanında mercan koyu benim en güzel doğal alanlarım içinde yer almakta. Henüz betonlaşmanın ulaşmadığı, doğanın kaybolmadığı İstanbul’un nadir ilçelerinden biri olarak kapılarımı ziyaretçilerime açık tutuyorum. Tersanem Türkiye’nin en büyük tersanesi olarak varlığını koruyor. 13 kilometre olan sahilime, ve bunca tarihi unsuruma rağmen kültürel anlamda zenginliklerimi çok da iyi kullanamayan bir ilçe olmayı kendime yakıştıramıyorum. Profesyonel bir şehir markası çalışması yapıldığında eminim marka stratejisi oluşturacak insanların elini güçlendirecek birçok unsur ön plana çıkacaktır. Dünyanın başka şehirlerinin elinde olan kıyı ilçeleri markalama çalışmasını profesyonel olarak uyguladığı için hem doğası koruma altında kalıyor hem de çok ciddi gelirler elde edilebiliyor. Benim de o şehirlerden eksiğim olmadığı ortadayken neden hala değerlendirilmediğimi sorguluyorum.